Bahsi geçen kişinin adını anarak kendisine bir paye vermek istemiyorum; ancak ara ara “stand-uptan bozma” teymovâri masal anlatılarının gözünüze iliştiğini varsayarak iki kelam etmek istiyorum.

Uzun zamandır bu şahsı inceliyorum. Kendisi Caner Taslaman zihniyetinin sosyal medyaya projeksiyon açan, hadisleri reddederek (ki bu doğrudan Kur’an’ı reddetmek anlamına gelir; çünkü hadislerin hükmünü kavileştiren irade Kur’an’ın ta kendisidir), sabit hükümleri “yorum” adı altında sulandırarak, 14 asırlık ilmî birikimi keyfî akıl yürütmelerle tartışmaya açarak zihnî bulanıklık peyda eden, hükümlerin içini oymayı kendisine vazife bilen bir ehl-i bid‘atin ta kendisidir. Hatta bu zamanda ehli bidat kimdir diye sorarlarsa göstereceğiniz kişilerden biri bu kişidir. Özellikle ilim bağı zayıf, usûl bilgisi olmayan kesimleri hedef alan, en az Taslaman kadar İslam’a zarar veren bir kişiliktir. Nicedir bu şahsa görüntü ve ses avantajından ötürü erkek hocalar yeterli cevapları verir diye beklerken, ne yazık ki birkaç kişi haricinde kimse bunu vazife bilmemiş ve bu durum belli bir kesim tarafından ciddi bir kafa karışıklığına sebebiyet vermiştir.

 

Bu sebeple, zaman zaman ilmî cevaplar vermek artık bir tercih değil, sorumluluk nevindendir.

 

Evvela “Yahu bunun neresini düzelteyim; Hz. Davut değil Hz. İbrahim, kız değil erkek, Ayşe değil İsmail, Azrail değil Cebrail, keçi değil koç” desem de “vira bismillah” diyerek en sonki iddiasından yola çıkmaya karar verdim.

 

Bunun bir başlangıç olmasını, devamını ilim ehli erkek hocaların detaylı bir şekilde ele almasını niyaz ederek satırlarıma başlıyorum.

 

İddia:

Müfterî, kadınların başı açık namaz kılabileceğine dair bir iddiada bulunmuş ve ardından “insan başka bir insan için giyinir” demiş; namaz için de “ses tonunun bile nasıl olması gerektiğini söyleyen Rabbimiz böyle bir şeyi söylemeyi unutmuş olamaz” diyerek bir cümle içinde kendisine birkaç kez reddiye verdiğini fark edememiştir. Çünkü “sınırlı” olan aklıyla, dar olan mantığıyla uydurduğu şeyleri din diye satmanın, insanî iradeyi ilahî irade olarak pazarlamanın kaydırdığı şiraze, kişiyi kendisiyle çeliştirerek ifadede defolar meydana getirir.

 

1- Evvela kendisinin iddia ettiğinin aksine Allah, Kur’an’da kişinin sesi kadar namazdaki örtüsünü de konu edinmiş ve

 

يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ خُذُوا ز۪ينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ

 

“Ey Âdemoğulları, namaz kılacağınız vakit, elbisenizi giyin.”

 

(A‘râf, 7/31) buyurarak “her secde anında” giyinmeyi emretmiştir.

 

Mescid, س-ج-د kökünden gelir ve ism-i mekândır; “secde edilen yer” manasındadır. Yani mescid secde ettiğin, namaz kıldığın yerdir. Her mescid secde edilen yer, her secde edilen yer mescittir. Istılahı olarak kullandığımız mescid tanımı buradan gelmiştir. Secde yerinde örtünme emri olduğuna göre, namaz kıldığı her an kişi için örtünme emri geçerlidir.

 

Bu sebeple namazın içindeki altı farzdan biri “setr-i avrettir”.

Avret mahalli erkekler için göbekle diz arası, kadınlar için ise tüm bedendir.

 

Kitap, sünnet ve icma ile sabittir!

Tüm mezhepler “hükmün netliği ve bağlayıcılığı” üzerinde ittifak etmiştir.

 

Ayette “خُذُوا” lafzı emir sigasıyla gelmiş olup vücûbiyet (farziyet) ifade etmiştir. İleride açıklayacağım gibi bu, bir müfterinin “yorumu” değil; hikmet dahi olsa hüküm illete tabidir. Buradaki hüküm setr-i avret, illet ise secde edilen mekândır. İnsanların olup olmaması bu hükmün yanında bırakın illeti, hikmet dahi değildir; yalnızca bir yorumdur. Yorumun ise hüküm üzerinde bağlayıcılığı yoktur.

 

Ziynet, ز-ي-ن kökünden gelir; lügatte hem süs, takı hem de avreti örten kıyafet manasındadır. Muhatap “Âdemoğulları” olup hem erkekleri hem kadınları kapsadığına göre “Bileklik, kolye takın ey kullarım!” demeyeceğine göre ittifakla hem kavlî, hem fiilî, hem takrirî tarif ve uygulamada ziynet burada “avreti örten örtü” manasında kullanılmıştır.

 

Yine başka bir ayet-i kerimede:

Ey Âdem oğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık. buyuruluyor.

 

Yani Kuran mahrem yerlerinin kapanmasına ve örtünmeye sandığımızdan çok daha fazla önem veriyor.

Öyle ki süs elbisesi ile mahrem yerleri örten elbiseyi birbirinden ayırarak zikrediyor!

Bu ayet bize tesettür hususunda da büyük nasihatler veriyor.

 

“Ey adem oğulları” diye genel ifade kullanılması ise cahiliye döneminde Kâbe’yi çıplak tavaf etmenin âdet oluşundan kaynaklanıyor. Yani bu ayetle, açık olmayı saygıyla bağdaştırmayan müfterinin aksine Allah, “çok daha iyi görüyor” olmasına rağmen mahrem yerlerinin açılmasının değil örtünmesinin gerekliliğine vurgu yapıyor. Üstelik ister Müslüman olsun ister olmasın, hüküm herkesi kapsıyor. Giyinmek hürmet, giyinmemek hürmetsizlik olarak kabul ediliyor.

 

Giyinmenin edep için olmadığı iddiası, Kur’an’ın “edep yerlerini örten elbise” tanımına rağmen söylenebiliyorsa, sorun hükümde değil niyettedir!

 

2- Nitekim Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, hiçbir mümin erkek ve mümin kadın için işlerinde seçme hakları yoktur.” (Ahzab, 33/36) buyuran Rabbimizin emri üzere Resulullah’a bu hususta müracaatta bulunduğumuzda bize, “Allah, ergenlik çağına ulaşmış kadının başörtüsüz kıldığı namazını kabul etmez.” (Ebû Dâvûd, Salât, 85 [641]; Tirmizî, Salât, 277 [377]) buyuruyor. Ümmetin anneleri olan eşleri, evlerinde namaz kılarken “tek dahi olsalar” başlarını örtüyor ve ümmetin hanımlarını da bu hususta uyarıyor. Ümmü Seleme validemiz, “Ya Resulullah, kadın yalnız baş örtüsü ve gömleği ile eteklik olmadan namaz kılabilir mi?” diye sorduğunda, “Gömlek ayaklarının üzerine örtecek şekilde uzun olursa kılabilir.” diye buyuruyor. (Ebû Dâvûd, Salât, 87 [645] – 84 [640])

 

Nerede kaldı başının açık olması; üzerindeki kıyafetin yarımlığını bile kabul etmiyor!

Bir gün Muhammed bin Zeyd’in annesi, Ümmü Seleme’ye “Kadın hangi elbise ile namaz kılabilir?” diye sorunca, “Başörtüsü ve ayaklarının üstünü de örten uzunca bir fistanla namaz kılar.” cevabını veriyor. (Ebû Dâvûd, 83 [639])

 

Nitekim o zamandan bu zamana uygulama, “Resulullah’ın öğrettiği” üzere bu şekilde geliyor. Kimse aksini ne iddia ediyor, ne uyguluyor ne de demagojisini yapıyor.

 

Ta ki 14 asır sonra echel-i cihanımız gelene kadar…!

 

Yani böyle bir uygulamanın olmaması da başlı başına bir delil hükmü taşıyor ki; hem fiilî sünnetle, hem takrirî sünnetle hem de kavlî sünnetle üç koldan; hem merfû, hem mevkûf hem de maktû deliller bu iddiayı şamarlıyor!

 

Kendisine sorun: Kur’an “O (s.a.v) hükmettiğinde seçme hakkı yok.” diyor. Kur’an ona yetiyormuş ya! Madem yetiyor, o zaman Kur’an’ın “İnsanlara indirileni kendilerine açıklaman için ve (ola ki üzerinde) düşünürler diye sana da uyarıcı kitabı indirdik.” buyurduğu, açıklaması olan hadisleri niçin reddediyor? Niçin değersizleştiriyor?

 

“Ben reddetmiyorum, kaynağına güvenmiyorum.” diyorsa; o zaman Kur’an da bize aynı kaynaktan geliyor. Aynı kaynaktan gelen sünneti reddediyor da onu nasıl kabul ediyor?

 

“Onun [dinî hükümlere ait her] sözü vahiydir.” (Necm, 3–4) buyuruyor.

 

Sünnet vahiyse, vahyi inkâr eden de kâfirse; bu durumda hadisleri reddeden ne oluyor?

Kur’an’ı koruyacağına garanti verilirken, Mevlâ Kur’an’ın açıklaması olan hadislere bizzat Kur’an yönlendirirken; yönlendirdiği hadisleri korumayı teğet mi geçiyor? Yani haşa, senin iddian doğrultusunda Kur’an kendisiyle mi çelişiyor?

 

Şerrin Fatih’i!

Vallahi o kelamlarınla aşağı çekmeye çalıştığın tüm kaynaklar, senin hevâ ve zannından çok daha kuvvetli bir delildir.

Kitap ve sünnet apaçık dururken sana inananlar tümden delidir.

Bu yolda hevâ ve zanlarla değil, delillerle amel edilir.

 

Evet!

Elbisenin saygıyla olan alakasını anlamış, saygıya en layık olan zatın Allah Azze ve Celle olduğunu kavramış, vahiy yoluyla kadınların başı açık namaz kılmasının kabul edilmeme sebebi olduğunu eğer bir ümit zerre idrak ettiysen devam edelim.

 

“Onlar o ağacın meyvesini tadar tatmaz, edep yerlerinin açık olduğunu fark ettiler. Derhal buldukları cennet yapraklarıyla edep yerlerini örtmeye başladılar.” (A‘râf, 7/22)

 

Bu ayet, takdir edersiniz ki cennette de kıyafet olduğunun bir delilidir. Hâlbuki cennette Âdem (a.s.) ve Havva validemiz haricinde kimse yoktu! Âdem (a.s.)

) ve Havva validemizin de birbirine mahremiyet hususunda bir haramlığı yoktu! “Ama melekler vardı.” derse; ben de o zaman şu an da cinler var, görebilecek derim. Yani meleklerin olması da, kendi tarifine göre giyinmeyi zorunlu kılmıyordu derim. O zaman elbiselerinin olması, insan olsun veya olmasın setrolunmanın fıtrî olduğunu ve elbiselerinin çıkarılmasıyla utanmaları da giyinik olmamanın edebe aykırı olduğunu gösteriyordu.

 

Eğer kendisi “Ben elbiselerin tamamen çıkarılmasından değil, başın açık olmasından bahsediyorum.” derse; ben de bu zaten başın açıklığı kapalılığı değil, etrafta bir insan olup olmamasının mescitte emredilen örtünme emrinin hükmünü kaldıracak bir sebep olmadığına delildir derim. Ayrıca hükümde aslolan hikmet değil illettir derim. Yani özelde namaz kılarken tesettüre riayet etmemek, bırak illeti, hikmet dahi değildir. Yer, yön, mekâna göre “yorum ve zandır”. Hikmet dahi olmayan bir yorumu, hükmün ta kendisi olan “mescitte örtünme” emriyle sen mukayese dahi edemezsin derim!

 

Bir hüküm olmasaydı dahi, saygıdan ötürü tarafımıza düşen yine setr olurdu derim.

 

Namaz, kulun Allah’ın huzuruna çıkmasıdır. Huzurda bulunmanın adabı, muhatabın büyüklüğüyle ölçülür; etraftaki insanların varlığıyla değil derim.

 

Sosyolojik açıdan değerlendirdiğimizde, bugün büyüklerimizin yanında dahi kaba etimizi göstermek saygısızlık olarak kabul edilirken, benim pantolonla Rabbimin huzurunda “Zaten Allah benim her şeyimi görüyor.” mantığıyla bulunmam ne derece doğru? Annenin seni doğurması, nerende ne var bilmesi, ömür boyu sana annenin yanında setrine dikkat etmeden dolaşma bileti mi sundu?

Büyüklerinin yanında dahi yapmanın abesle iştigal olduğu bir fiili Allah’ın huzurunda yapabilme cüretini kim bize verir oldu?

 

Ayrıca insanın sadece insana karşı giyinebileceğine dair hükmü mesela kim koydu?

Resulullah yatarken bile örtüsüz yatmazdı çünkü!

 

Milleti laflamaya gelince hemcinslerinize “Kadınlardan başka konu mu kalmadı konuşacak?” dersiniz; ama prim yapmaya gelince kadınlarla alakalı hükümler üzerinde bizzat siz tepişirsiniz!

 

Bir kadın olarak benim kıldığım namazın tesettürünü söz bahis etmek sana mı kaldı!

 

Kadınlarla ilgili hükümleri anlatacak birçok hanım hoca varken, kadınlara hüküm öğretme vazifesi sana mı kaldı!

 

Bu kadınlar sizin prim kuklalığınızı yaptıracağınız kara borsanız mı!

 

Ya da hassasiyetlerini kullanarak din namına en güzel yıkım noktası olarak belirlediğiniz pilot bölgeniz mi!

 

Söyleyin ya! İtiraf edin!

Kadınlar sizin neyiniz; projeleriniz mi?

 

Peki ya bunlara inanan ve arkasından hurra akın edenlere ne demeli!

 

Aklınızı reçele sürsem Pepper X yedim zannederim.

 

“Aaaa doğru ya, benim de aklıma öyle geliyordu.”

“Aaaa öyle gerçekten yaa.”

 

Adam sizi yağlaya ballaya açık açık “Uçurumun kenarındayım, Hızır!” diyor; siz “Huzur dedi sanırım” deyip ardına düşüyorsunuz.

 

Yazıklar olsun kurufasulyenin faydalarını araştırıp, dağların kıyıya paralel uzandığı yerleri tanıyıp, din namına her duyduğuna inanıp araştırma zahmetinde bulunmayan “aaaa evetçilere”!

Yazıklar olsun hikâyeyi tilkiden dinleyip kurdu düşman bilenlere!

 

Dikkat et…

Uçurumun kıyısındasın, Hızır!

 

 

Şeyma Betül Burak

06.01.2026