“Arkadaşlar güney kutbu denen bi yer yok.”
İnanmazsanız çok darılırım…
Gidip gördünüz mü mesela?
Var bildikleriniz benim “yok” dememle niçin yok olmasın?
O kadar gönüldaşlık yaptık yıllarca.
Adam “kabir azabı yok” diyor, inanıyorlar; “Münker ve Nekir yok” diyor, inanıyorlar; “kabirde hayat yok” diyor, inanıyorlar.
Adamın hatrı ne büyükse artık Allah’ın hatrını dahi geçmiş bir durumda; din namına ne varsa delilsiz, mesnetsiz, kuru kuru bir “yok” diyor, kanıyorlar. Bu yokların sonu bir gün “din yok” demeye gelecek ve inanın bunlar o günde “aaa evet” diyecek. “Valla adam gitmiş gelmiş, olmadığını görmüş” gibi maniler de eklenecek.
Bugünkü hikâyemizin adı: “Teymo kabir diyarında.”
Evvel zaman içinde, kalbur kabir dibinde Teymo Fatih diye bir zât varmış. “Yok” atına binerek dere tepe düz koşarmış. Bir gün atının ayağı taşa takılmış ve karanlık, derin mi derin bir çukurun içine yuvarlanmış.
Gözlerini açtığında her yer kapkaraymış.
O da neyin nesi! Her taraf toprakmış.
“Eyvah!” demiş. “Eyvah! Ya burası orasıysa…
Burası o tarif ettiğim yokluksa?
İnkâr ettiğim yokluk ya vardıysa!”
Bağırmaya başlamış:
“Kimse yok mu?! Duyuyor musunuz beni! Hey, kimse yok mu?!”
Sonra boşlukta bir ses duyulmuş:
“Yok!”
“Nasıl yani, yoksa sesin nasıl var?”
Cevap vermiş o ses:
“Varlıkla yokluğun birliği muhaldi madem! Nasıl var olan insan için yokluk iddian var?
Burası neresi mi? Burası inkâr edenlerin ‘yok’ dediği mekân.
Hazırlan, başlıyor şimdi sorgu sual!”
Kardeşler…
Mealcilerin ifsatlarına asfalt döşedikleri büyülü bir cümlesi vardır ki, o da şudur:
“Kur’an bana yeter.”
Ancak bugün bir kez daha şahit olacağınız üzere göreceksiniz ki “Kur’an onlara yetmiyor.” İçlerindeki inkâr güdüsü yalnızca Kur’an bariyerini aşamıyor. Bir adım ilerisinin, zaten imanen soyutlandıkları İslâm kimliğinden ismende soyutlanacakları bir yer olduğunu bilmek ve “döndüğümüzde sana da hacı diyecekler, bana da” diyen dayı mantığıyla “en azından ismimiz Müslüman” konforundan uzak kalacaklarını biliyorlar.
Toplumun nazarında kâfir veya deist damgası almaktan çekindikleri için “Kur’an bana yeter” diyorlar. Böylece asıl kimliklerini, “asıl Müslümanlar biziz” naraları atarak toplum nezdinde simgesel olarak saklıyorlar. Ancak biz biliyoruz ki bu güruhun birçoğu kâfir ve deistlerden meydana geliyor. Çünkü onlar Kur’an’la da iktifa edemiyorlar.
Kimi sekülerizmle, kimi astral seyahatlerle, kimi paganist ayinlerle içlerindeki inkârı taçlandırırken; bir yandan da “yok” lafzının ardına sığınarak var olanlara karşı duydukları rahatsızlığın pasif direnişini sergiliyorlar.
Evet! Var olanlar canlarını acıtıyor.
Firavun nefislerine karşı şirk kabul etmiyorlar.
Allah ve Resûlü’nün emirleri tahtlarını sallıyor.
Bu gücün karşısında “yok” demekten başka seçenekleri de kalmıyor.
Korkularını, tedirginliklerini yoktan bir kabulün ardına saklıyorlar.
O hâlde müfterimizin kabir hayatına dair iddialarından başlayalım.
Kabir azabı yok mu?
Kabirde sorgu sual yok mu?
Kabirde hayat yok mu?
Evvela, müfterinin hadisleri kabul etmeyişinden ötürü Kur’ânî delilleri; devamında ise hukukun iç yapısı (hukuk anatolojisi) çerçevesinde aklî delilleri son olarakta bizlere yakînî iman olması için hadis-i şeriflerden delilleri ele alacağım.
1. İddia: Kabir azabı yok mu?
Mü’min Sûresi 46. ayette Rabbimiz:
“Ateş; sabah akşam ona arz olunur. Kıyamet koptuğu gün ise: ‘Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun!’ denir.”
buyurmaktadır.
Burada geçen “udhulû”, yani “girdirin” lafzı bir emir sîgası olup muhatap olarak melekler alınmıştır. “Ateş” lafzı mübteda; “sabah akşam arz olunur” lafzı ise haberdir. Burada ateşin kendisi öne alınarak azabın merkeziliği vurgulanır. Sibak ve siyakına baktığımızda ard arda sıralanan iki hâdise vardır: Evvelki hâdise “sabah akşam ateşe arz olunmaları”, sonraki hâdise ise “kıyamet koptuktan sonra Firavun ailesinin evvelkinden daha büyük bir azaba sokulmalarıdır.”
Şimdi müfterimize soruyoruz:
İddianıza göre kabir azabı yok, hatta hayat dahi yoksa; burada kıyamet gününden evvel zikredilen azap hangi âleme aittir? Ve azap olan yerde hayat yoksa, hayatsız azap nasıl meydana gelmektedir?
Rabbimiz burada, üstelik “bana yeter” dedikleri Kur’an’da gayet sarih bir şekilde kıyamet öncesi bir hayattan bahsederek Firavun ailesinin sabah akşam ateşe arz olunduklarını bildirmekte, yani kabir âleminden haber vermektedir. Yalnızca bu delil bile müfterinin kabir azabı ve hayat olmadığına dair iddiasını çürütür niteliktedir. Ancak bu hususta diğer delilleri de ele almak elzemdir.
Tur suresi 47. Ayeti. Kerime de Şüphesiz zalimler için bundan önce bir azap daha vardır; fakat çoğu bilmez.” Buyurulmaktadır.
Ayette geçen düne zâlike” ifadesi ”bundan önce” manasına gelir
Bu ayetten evvel ki iki ayette Rabbimiz cehennem azabı ile korkutarak o azaptan önce bir azabın da olduğunu bildirmektedir. Peki müfterimize soruyoruz…
Ayette Sarih ifadelerle işaret edilen cehennem azabından önce olan azap nedir ve nerede meydana gelecektir?
Mümtehine Suresi 13. Ayette
“Ey iman edenler! Allah’ın üzerlerine gazap ettiği kimselerle dostluk yapmayın. Onlar ki ahiretten ümit kesmişlerdir. Kabir ehli olan kâfirlerin ümit kestikleri gibi.” buyurulmaktadır.
Ayeti kerime de sarih bir şekilde kabir Ehl-i olan kafirlerin ahiretten ümit kesişini örnekleyerek rabbimiz Allahın gazap ettiği kullarla dostluğun kesilmesi gerektiğini öğütlemiştir.
Soru 1- İddia sahibinin iddia ettiği üzere kabirde hayat olmasa idi ayette söz bahis edilen bu kafirler ahiretten ümit kesme gibi bir duyguya sahip olabilir miydi?
Soru 2- ahiret hayatının olduğuna inanan bir Müslüman ölümden sonra gelmesini beklediği bir hayatın olduğu tastik ediyor demektir. Buda insanda hayat sıfatının hala devam ettiğini göstermektedir. Hayat sıfatının devam ettiği bir canlı için ölümle mahşer arasında ki hayat hakkında nasıl yokluk iddia edilebilir? Yoklukta idrak yoksa idrakin olduğu bir yer hakkında yokluk nasıl var olabilir?
Soru 3- eğer ölüm ile mahşer arasında yokluk varsa şehit olanların diri olduğuna dair de ayet olduğuna göre bu şehitlerin ruhları nerededir?
Soru 4- Müminun suresi 100. Ayet “Onların önünde, diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır.” Buyurulmaktadır.
Bu iki alem arasında eğer bir hayat yoksa bu ayette açık açık! Zikredilen dirilmeden evvel ki berzah alemi nedir?
Soru 5- Farkında mısınız müfterimizin Berzah alemi de yoktur diyerek inkar ettiği şey bir ayettir! Peki ayeti inkar eden kişinin adı nedir?
Berzah nedir?
Berzah, eski coğrafya dilinde iki deniz arasında kalan dar kara parçası demektir. Lugatta geçit, engel, iki şeyin ortası manasına gelir. Kuranı Kerim’de ise İki deniz arasını, Dünya ile ahiret arasını, Ruh ile beden arasını işaret ederek üç yerde zikredilmiştir. “tam kopuk olmayan ama birleşik de olmayan” hâller için berzah kelimesi kullanılır. Dinî ıstılahtaki karşılığı ise “ölümden sonra başlayan ve mahşerdeki dirilişe kadar devam edecek olan kabir hayatı”dır. Rabbimiz Müminun suresinde berzah yani kabir aleminin varlığından bizi haberdar kılmıştır.
Bunun en somut örneği rüya alemidir. Bu alem beden ile ruhun birbirinden tamamen ayrılmamasına rağmen ruhun başka bir aleme geçiş halidir. Uyanış halinde ruh yeniden bedene iltica eder ve hareketlenir. İşte kişinin ölüm ve diriliş hali de buna benzemektedir. Ölüm yok oluş değil ruhun başka bir aleme göçmesidir. Bu alem dünya ve ahiret arasında ki bekleme eşiğidir. Rüyalar Rüya-yı Saliha(rahmani), rüya-yı hulum (şeytani) ve rüyayı nefsani (psikolojik) olarak üç kısım olduğu gibi bu berzah alemi de kişinin mertebesine göre kısım kısım olacaktır. Başlıca dört gruba ayrılmaktadır. (Yakaza, tabî, behîmi, fazilet sahibi).
Konuyu uzun tutmamak için kısa bırakarak Deliller ışığında aklen konuyu toparlamak gerekirse.
1- Ruh bedenden evvel de var olan varlığı bedene izafe edilmemiş bir özdür. Bedenden evvel var olduğu gibi bedenden sonra da varlığını sürdürür. Varlık hayat, irade ve şuur gerektirir. Bu sıfatların var olduğu bir ruh için yokluk muhaldir. Varlık ise aleme muhtaçtır.
Bedene girmeden evvel ruhun memleketi emr alemidir. Bedene girdikten sonra artık imkan alemindedir. Sonra ölümle birlikte Berzah aleminde bekleyen ruh berzahtan sonra Ba‘s (diriltilme),Mahşer, Hesap, mizan, Cennet ve cehennem olmak üzere sırayla ahiret aleminde varlığını devam ettirir.
2- Hiç bir ceza sisteminde suçlu için anında ceza tecelli etmez. Hukuk; Soruşturma, Gözaltı, Bekleme ve Son hüküm olmak üzere tedrîci olarak tecelli eder ve bu gerek imkan alemi gerek ahiret aleminde kişi için tefekkürsel bir süreçtir. Bu süreç Allah’ın hükmü için bir geciktiricilik değildir Allah katında zaten hüküm nettir. Bu beşerî idrakin tedricî olarak tecelli etmesidir. Yani Sadece zamana, sebep sonuç ilişkisine ve aşamalı idrake bağlı olarak yaratılan kula fıtratının gereği öncelenerek taktir edilmiştir. Gerek dünyada ki hukuk sisteminde gerek uhrevî hukuk sisteminde bu süreçle Suçlunun neyle yargılandığını bilmesi, Cezanın anlaşılır olması ve Adaletin tecelli ettiğinin idrak edilmesi istenmiştir. Bu da bu şekilde bir berzah yani kabir aleminin varlığını aklen zorunlu hale getirmiştir.
3- Allah azze ve celle dileseydi öldüğümüz gibi de hesap vereceğimiz bir süreç var edebilirdi. Bunu Kıyamet ve sonrasına ertelemesi hem kıyamet öncesinde başlı başına bir alemin var olduğunun hem de hükmün tedricî olarak tecelli etmesinin sünnetullah olduğunun bir delilidir.
4- Nedamette bir ceza sistemidir. Vicdan azabı gözle görülmeyen, kulakla duyulmayan ancak derinde bir sızı infilak ettiren azap çeşitidir. Hatta çok kere iyi veya kötü olan sonuç beklemekten daha iyi bir sonuçtur. Kişi büyük hesaptan evvel gerçeklerle yüzleştirilerek kendi içinde vicdani bir muhasebe içine girmektedir. Bu sebeple bu kabir süreci ilahi adaletin bir parçası ve büyük hesaplaşmanın bidayetidir.
Kuranî ve aklî delilleri zikrettiğimize göre kabir azabı ve haşr hakkında ki hadisi şeriflerden delillere geçiyorum.
Bu hususta ki hadisi şeriflerin çokluğundan ötürü içlerinden yalnızca bir kaç tanesine yer vererek mümkün mertebe hepsini okumanızı ve bu alemde bizi nelerin karşılayacağından haberdar olanınızı şiddetle tavsiye ediyorum.
Kul kabrine konulduğunda ve dostları ondan ayrılırken şüphesiz o, onların ayak seslerini işitir. (Buhârî, Cenâiz, 67; Müslim, el-Cennetü ve sıfâtu naîmihâ, 70; Ebû Dâvûd, Sünne, 27)
İşitmek ruhun kuvvetidir ve ayak seslerinin duyulabilmesi için hayat sıfatının daim olması gereklidir.
Peki ya Bedir?
Fahrı kainat Kureyş’in ileri gelenlerinden savaşta öldürülen yirmi dört kişinin cesetlerinin toplanmasını emretmişti. Bu cesetler Bedir’de bulunan kör bir kuyuya terkedilmişti. Ardından Resûlullah (a.s.m.) kuyunun başına gelerek bu müşriklere isimleriyle hitap etmişti;
Ey Hişâm’ın oğlu Ebû Cehil!
Ey Râbia’nın oğlu Utbe!
Ey Râbia’nın oğlu Şeybe!
Ey Utbe’nin oğlu Velîd!
Allah’a ve Resûlü’ne boyun eğmiş olsaydınız bu sizin için daha hayırlı olmaz mıydı?
Biz Rabbimizin bize vadettiğini hak olarak bulduk; siz de Allah’ın size vadettiğinin hak olduğunu gördünüz mü?
Sahabe taaccüp etmişti..
Ölüler işitebilir miydi?
Evet! Demişti efendimiz hayatı elinde olan Allah’a yemin ederek;
“Muhammed’in hayatı elinde olan Allah’a yemin ederim ki benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi duymuyorsunuz. Allah’a yemin olsun ki şüphesiz şimdi onlar benim söylediklerimin gerçek olduğunu anladılar. Onlar elbette işitiyorlar lakin bana cevap vermeye güçleri yetmiyor.” (Buhârî, Megâzî, 8; Müslim, el-Cennetü ve sıfâtu naîmihâ, 76, 77, 78; Nesâî, Cenâiz, 117; Ahmed b. Hanbel, I, 26, 27)
Bu kadar kuvvetli ravilerinde Hazreti Ömer, Abdullah İbni Ömer ve Ebû Talha gibi 10’dan fazla sahabenin bulunduğu bir hadisin sıhhatine rağmen inkar etmek ancak dini felsefik bir yorumlamaya kurban etme gayreti güden “seçmece karpuz” inancının müntesibi ebleh zihinlerin mamülüdür.
Bir gün Hz. Osman’ın kölesi Hâni efendisini bir kabrin yanında durup sakalları ıslanıncaya kadar ağladığını görür.
“Efendim cennet ve Cehennem hatırlatılınca ağlamıyorsunuz, fakat kabri hatırlayınca niçin ağlıyorsunuz?” diye sualde bulunur.
Hz. Osman efendimiz;
Çünkü Resûlullah’ın şöyle buyurduğunu işittim:
«Kabir, âhiret menzillerinin ilkidir. Kişi ondan kurtulabilirse, sonrakiler daha kolaydır. Ondan kurtulamazsa sonraki menziller kabirden daha zor ve daha şiddetlidir… Gördüğüm manzaraların hiçbiri, kabir kadar korkutucu ve dehşet verici değildi!»” (Tirmizî, Zühd, 5/2308; Ahmed, I, 63- 64) buyurur.
Yine Resulullah efendimiz;
“Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (bk. Tirmizî, Kıyamet, 26; el-Akidetu’t-Tahaviye,1/169; Ahmed b. Hanbel, el-Akide, s.64-76; el-lalekâî, İtikadu ehli’s-sünne, 1/156, 158, 166-Şamile). Buyurmuştur.
Resulullah efendimizin azap çeken iki kabrin başına varıp dua ederek hurma dalı dikmesi ve kabir azabından defalarca Allah’a sığındığına dair hadisler de hepimizin malumudur.
Sorgu sual mevzusuna gelince…
Yine bir başka hadîs-i şerîfte de Resûlullah Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Meyyit mezara konulur. Sâlih bir zât ise kabrinde endişesiz ve korkusuz bir şekilde oturtulur ve:
«–Sen hangi dinde idin?» diye sorulur. O:
«–Ben İslâm dîninde idim.» diye cevap verir. Sonra:
«‒Şu zât kimdir?» diye (Resûlullah hakkındaki îtikādı ve kanaati) sorulur. O da:
«–Muhammed, Allâh’ın Resûlü’dür. O, bize Allah katından apaçık deliller getirdi. Biz de O’nu tasdik ettik.» diye cevap verir. Daha sonra:
«–Sen Allah Teâlâ’yı gördün mü?» diye sorulur. O da:
«–Hiç kimse Allah Teâlâ’yı (dünyada) göremez!» diye cevap verir.
Daha sonra onun için Cehennem tarafına bir pencere açılır. Ölü ona bakarak Cehennem alevlerinin (şiddetli hararet ve sıkışıklık sebebiyle) birbirini kırıp geçirdiğini görür. Ona:
«–Allah Teâlâ’nın seni koruduğu ateşe bak!» denilir.
Sonra onun için Cennet tarafına bir pencere açılır. Cennet’in süslerine ve nîmetlerine bakmaya başlar. Kendisine:
«–İşte bu güzel yer, senin makâmındır.» denildikten sonra:
«–Sen (dünyada) yakînî îmân üzere idin, bu sağlam îmân üzere öldün ve (kıyâmet günü) inşâallah bu îmân üzere diriltileceksin.» denilir.
Kötü kişi de dehşet ve korku içinde mezarında oturtulur ve kendisine:
«–Sen hangi dinde idin?» diye sorulur.
«–Bilmiyorum.» diye cevap verir. Sonra:
«–Şu zât kimdir?» diye (Resûlullah hakkındaki îtikādı ve kanaati) sorulur. O da:
«–İnsanlar O’nun hakkında bir şeyler söylüyorlardı, ben de onu söyledim.» der. (Yani dînî konularla pek alâkası olmadığını, kalabalığa uyup insanları körü körüne taklit ettiğini dile getirir.)
Cennet tarafına bir pencere açılır. Cennet’in süslerine ve nîmetlerine bakmaya başlar. Kendisine:
«–(Îmân etmediğin için) Allâh’ın senden uzaklaştırdığı Cennet’e bak!» denilir.
Daha sonra onun için Cehennem tarafına bir pencere açılır. Oraya bakar, alevlerin birbirini kırıp geçirdiğini görür. Ona:
«–İşte bu, senin yerindir. (İslâm hakkında) şüphe üzere yaşadın, şüphe üzere öldün ve inşâallâh, (kıyâmet gününde) şüphe üzere diriltileceksin!» denilir.” (Buhârî, Cenâiz, 68, 87; Müslim, Cennet, 70 İbn-i Mâce, Zühd, 32. Ayrıca bkz. )
Yani Teymocum! hayallerini yıkmak istemezdim ama o “MEN RABBÜKE” sözü birgün sana da sual edilecek. Ben kısa söyledim sen uzununu talim et.
Sen ister kabul et istersen de reddet bir gün hakikat hepimize isabet edecek!
Hidayeti için El Fatiha!
Şeyma Betül Burak
