Geçtiğimiz günlerde gündeme damgasını vuran ve hâlâ daha gündemde tazeliğini koruyan, def ile çaldığı ilahilerle yüreklere dokunan Celal kardeşimizi öncelikle tebrik ve takdir ediyorum.
Yıllardır yaptığım bir çağrıdır bu: “Gençlerin dinleyebileceği müziksiz ilahiler yapalım, bu müzik belasından bu gençleri kurtaralım. Gençlerin imanı cayır cayır yanıyor! Bu ateşe odunu bu şarkılar atıyor. Kendi sistemimizi kuralım.” diyerek yıllarca seslendim. Kimseyi maddi kaygılardan ötürü harekete geçiremedim. Maddi külfeti ben omuzluyorum, siz yapın yeter ki dedim. Her defasında “Müziksiz yapılan şey tutmaz.” gibi kalıp cümleler ile muhatap edildim.
Ve bugün bir adam çıktı, geldi.
Bir haftada ateistinin, deistinin dahi söylemekten kendini alamadığı bir şekilde “yalnızca def” ile ilahileri Çinlisinden Japon’una kadar herkesin diline nakşetti.
New York Times Meydanı’nda yarı çıplak ahlak yobazlarını bir anda yerinden ederek boy gösterdi. Tüm dünyaya “müziksiz, ahlaki değerleri çiğnemeden, küfür etmeden, karı kız oynatmadan, abuk subuk sözler sarf etmeden de bu işin yapılabileceğini” gösterdi.
Tüm dünya kardeşimizi tebrik etti…
Sol medya bile önce ağız büktü, sonra bu başarıyı kendileri de ikrar etti.
Sol medyanın bile yapamadığını bugün kim yaptı?
Hâlâ daha takva ve fetva çizgisini birbirinden ayırt edemeyen, nerede nasıl konuşması gerektiğini idrak edemeyen, ehli tasavvuf olduğunu iddia eden kimseler yaptı.
Kardeşimizin ilmi olmadığı gerekçesiyle hakir gösterildi, yaptığı iş basite indirgendi!
Çok merak ediyorum: İhlas ile söylenen ilahide ilimde derinlik mi gerekliydi? Bu detay niçin verildi? “Medreseyi uzaktan bile görmemiş” ifadesi nasıl bir ifadeydi? Veya kardeşimizin ilmine dair malumat nasıl edinildi?
Mesele ilim falan değildi, mesele ilahi de değildi; mesele açık ve net “hasetti!”
Çünkü kardeşimiz yaptığı işin ehliydi ve samimiyeti oldukça bu başarı için yeterdi!
Size kimse “Din bu mu?” diye sormadı. Size sorulan şey ilahinin helal olup olmayışıydı.
Lafı dolandırmadan cevap verin: İçinde müzik olmayan ilahinin hükmü haram mıydı? Dinleyen fasık mıydı? Yok, eğer o şekilde hüküm verirseniz rahmetli Bayram hocamız kürsüden ilahiler, kasideler okurken fasıklık mı ediyordu, onu soracağım.
Havlayan bir nesli hû’latan bir adamın tam olarak yaptığı yanlışın aklî ve naklî delilleri nedir? Onu da soracağım.
“Yanlış yapıyorlar, insanların dilinde şu an bunlar var.” derken, bundan önce çocukların dilinde “hav hav” vardı; o zaman da çıkıp yanlış yapıyorlar diye ayaklanmışlar mıydı? Meraktayım.
“Yolumuzda yok.” derken, adam senin yolunda mı mesela? Her insanı kendi cemaatinin normlarına göre değerlendirmek nasıl bir akıl tutulması? Ayrıca “yolumuzda yok” açıklamasından yola çıkarak ilahi olmayan bir yolun Instagram neresinde var?
Bir konuşma yaparken herkesin idrak seviyesine uygun bir lisan ne zaman seçeceksiniz? Asıl meselemiz olan imanî ve amelî esaslara ne zaman geleceksiniz?
Bulunduğunuz platformu tekkeniz, takipçileri tasavvuf ehli cemaatiniz, kendinizi de şeyh efendiler olarak görmekten ne zaman vazgeçecek ve bu platformun içinde ateistinden tasavvuf ehli müminine, yaşlısından gencine, taklidî imandan tahkikî iman ehline kadar envai çeşit insan olduğunu gerçeği ile ne zaman yüzleşeceksiniz?
Bediüzzaman Hazretleri’nin bir sözü vardır: “Her söylediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir.”
Sosyal medyayı kendi medresesinin içiymiş gibi üst düzey tasavvufi incelikleri şu mecraya taşıyanlar yüzünden yara aldık hepimiz. İnsanlar itikadî ve amelî meselelerden bîhaberken C2 seviye tasavvuf derslerini şu mecranın içine düşürmek, mekânınızı sözünüze cellat kılıyor; şunu bir “ANLAYIN!” artık!
Herkes sizin tasavvufi inceliklerinize ayak uyduracak diye bir şey yok. Bu yolun kapıları çok; isteyen istediğinden girer, şunu bir “ANLAYIN!” artık.
Kürsülere çıkmak da ehliyet istiyor.
Bakın, icazet demiyorum; icazet + ehliyet istiyor.
Üstelik bu kürsü sosyal medyaya taşınıyorsa beraberinde ciddi bir birikim ve nerede, nasıl konuşması gerektiğini bilen insan olgunluğu gerektiriyor.
Hele bir de üzerine icazet de bulunmuyorsa, üsluptan da yoksunluk varsa taraflarına koca bir “sus” düşüyor.
Evlatlarımızı havlatmak için nöbet bekleten itlerin karşısına çıkıp 7’den 70’e herkesin Allah demesine vesile olan bir kimse için size düşen yalnızca tebrik ve takdirdir. Dahası ve aması değil!
Sadece Celal kardeşimize karşı olan laf sahiplerine değil, bundan sonraki kelamlarım geneline.
Evvela hamdolsun, gençlerin dilinden bir günde necis kelamları alıp da ism-i celâlini Celal kulunun lisanıyla naklettiren Rabbimize!
Ve veyl olsun Mahmud Efendi Hazretleri gibi güzide bir zatın ardına saklanarak takvaen hoş görülen şeyleri farzmış gibi yaftalayarak gençlere helal dairesini daraltan ve bu kapıyı yanlış tanıtan zihniyetinize. Yaşlılarla dolu mescitlerden de mi bir anlam çıkaramıyorsunuz? Gözleri yaşardı, çocuk gibi sevindi bir teyzemiz; sohbet için gittiğimde geleceğimi duyan gençler mescide geldi diye!
Mahmud Efendi Hazretleri’ni o kadar çok seviyor olmalarına rağmen sizin üslupsal probleminizden dolayı bu güzide öğretilerden uzak duran gençlerin ahı iki cihanda boynunuzdadır.
Ne olur…
Kürsülerin hakkını verin; hakkını veremiyorsanız buhar olun, gidin!
Şeyma Betül Burak
28.02.2026
